Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Orhan Pamuk edebiyatın anavatanlarından biri sayılan Rusya’da kendini ve yazım serüvenini anlattı.
Üzerinde bulunduğu toprakların yetiştirdiği büyük edebiyatçıların adlarını anarak anlattığı romancılığında yer yer isim vermeden Türkiye toplumunun geleneksel yapısını ve modernleşme sürecindeki tuhaflıklara da değindi. Kitap ve roman yazmayı yelkenli bir gemiyle gezinmeye benzeten ünlü yazar kendisini etkileyen büyük insanlar arasında sadece yazarlar değil ünlü müzisyenler ve ressamlarında olduğunu belirtti. “Roman yazmak insanı değiştiriyor” diyen yazarın, “Geleneğin şairi olmak hoşuma gider ama geleneği ret etmek kolay değildir” sözü dikkat çekti.
BİR YELKENLİDE İLERLEMEK
Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Orhan Pamuk "Masumiyet Müzesi" romanını tanıtımı için geldiği Moskova’da dün Moskova Üniversitesinde bir konferansa katıldı. Sözlerine yazarlık serüveni anlatacağım diyerek başlayan yazar roman yazmayı “açık denizde bir yelkenli ile yol amaya” benzeterek şöyle konuştu: “23 yaşında resim yapmayı bırakıp yazar olmaya karar verdim. 33 yıldır yazıyorum. 35 yıldır roman yazıyorum demek güzel. Yalnızca roman yazdığımda doğru değil, denemeler, eleştiriler, İstanbul ve siyaset üzerine yâda böyle toplantılar için konuşmalar yazıyorum. Ama esas işim, beni hayata bağlayan roman yazmak. Benden çok önce başlayan, yarım yüzyıldır yazan ve burada pek dikkat çekmeyen pek çok yazar var. Benim çok sevdiğim hayranlık duyduğum hala okuduğum Tolstoy, Dostoyevski, Thomas Mann gibi yazarlar var, bunların faal yazım hayatları değil otuz yıl, elli yıldan fazla sürmüştü. O zaman 30 yıldan neden söz ediyorum, çünkü yazarlıkta bir alışkanlıktan söz ediyorum. Ve zamanla şunu öğrendim roman yazarken bir yazar bazen, tıpkı nereye gittiğini bilmeyen bir gemici gibidir. Ama aklımızın bir köşesinde de nerede olduğumuzu nereye varmak istediğimizi sezeriz. Kendimi romanıma en fazla teslim ettiğim zamanda bile ben tanığım hayranlık duyduğum başka yazarlara göre nereye doğru gittiğimi aşağı yukarı kestiririm. Daha önce planlar yaparım, anlatmak istediğim hikâyeyi bölümlere ayırırım geminin hangi limanlara gidip hangi yükü alıp hangi yükü boşaltması gerektiğini, yolculuğum, bir roman yolculuğunun ne kadar zaman alacağını, yola çıkmadan önce adım hazırlar haritamda işaretlerim. Haritam da defterlerimdir. Roman yazmayı bir yelkenli ile ilerlemeye benzetmeye devam ediyorum. Bazen yelkenlerim beklenmedik bir yerden estirilen rüzgârla şişince hikâyemin yön değiştirmesine karşı çıkmam. Bazen de rüzgâr yavaş yavaş kesilir ve hareketsiz bir yerde bulurum kendimi.
İLHAMI NERDEN ALIYOR?
Sürekli olarak ilhamının kaynaklarının kendisine sorulduğunu belirten ünlü yazar, ilhamın her zaman gökten inmediğini belirterek, büyük edebiyatçı, müzisyen ve sanatçıların bıraktığı mirasların yanı sıra yaşamın ve birikimin dürtülerinden söz etti. Pamuk sözlerini şöyle sürdürdü: “Sisli ve durgun sularda şiirsel ilham konusunda ‘Kar’ adlı romanımda anlattıklarım benim de başıma gelsin isterim hep. Bu İngiliz şair Coleridg’in Kubilay Han şiirini yazarken söylediği ilham şeklidir. Dramlaştırılmış haliyle kimi roman sahnesini ve durumlarının tıpkı Coleridg’e ya da ‘Kar’ romanımdaki Ka’da olduğu gibi bana da bir ilhamın yukarıdan gelmesini çok isterim. Sabırla ve dikkatle bekledikten sonra bu da olur. Roman yazmak sözüne ettiğim bu dürtülere rüzgârlara ilham anlarına, aklın karanlık yerlerine, sisli durgunluk zamanlarına açık olmaktır. İlhamdan söz ediyoruz, etkiden söz ediyoruz, Paris’in ünlü bir dergisi, kendisini etkileyen edebiyatçıların kimler olduğunu sorduğunda Hemingway da onlara bir şeyler öğrendiği edebiyatçıların bir listesini yapar. Hemingway’in listesini okurken Floberg Tolstoy ve Dostoyevski gibi yazarlar arasında Mozart, Gruger, Max, Sezar gibi ressamların adlarını görmek beni büyülemişti. Bugün burada anlattığım ve yayınlandığı için sevinç duyduğum ‘Masumiyet Müzesi’ de geçen sene Türkiye’de yayınlandığı zaman, çoğu zaman bana şu sorunun sorulmasına yol açtı. Romanlarınızın ilham kaynakları nelerdir? Sadece bir roman değil, İstanbul’da yıllardır kurmaya çalıştığım bir müze oldu içinde. Müzenin de adı ‘Masumiyet müzesi’, bu soru bu kadar çok soruluyor. İşte size anlatacağım hayattan, edebiyattan, sanattan yapılmış etkilerini şimdi anlatacağım. Bunu açacağım ama etkileri nerden geldi herkes bunu soruyor şimdi onu anlatacağım.”
BİR ŞEHZADENİN PARASIZLIĞI
“Masumiyet müzesi” yazılışının kaynağını hatırlatan Pamuk geçmişte evlerini ziyaret eden bir Osmanlı şehzadesinin hayatını tekrar anlattı. Pamuk son kitabının esin kaynağı olan şehzadeyi şöyle anlattı: “1982 yılında bir aile toplantısında, Şehzade Ali Vâsıb Efendi ile tanıştım. Padişah V. Murat’ın küçük torunu olan şehzadenin, saltanat sürseydi ve Osmanlı hanedanı Türkiye’de ve iktidarda olsaydı, o yıllarda tahtta olması gerekiyordu. Ama Türkiye’ye dönmeye ancak yeni izin alabilmiş olan bu seksenlik yaşlı adamın derdi, ne taht ne de siyasi iktidardı. Yabancı bir pasaportla girebildiği Türkiye’de sürekli kalabilmek istiyordu yalnızca. İskenderiye’de yaşıyor, yazlarını Portekiz’de, Avrupa’nın ve Ortadoğu’nun tahtını ve iktidarını kaybetmiş emekli kral ve prensleriyle ahbaplık edip vakit öldürerek geçiriyordu. (Bana İran Şahı Rıza Pehlevi’nin, ilk karısı Fevziye’den neden ayrıldığını anlatmıştı.) Bununla birlikte, Şehzade dahil sofrada oturan hepimiz bir an Ali Vâsıb Efendi’nin çocukluğunda dinlendiği, ders çalıştığı odaları ziyaretçilere nasıl gezdirebileceğini, hiçbir mizah duygusuna kapılmadan, ciddiyetle hayal ettik. Daha sonra bu hayalleri kendi başıma geliştirdiğimi de hatırlıyorum: ‘İşte, efendim’ diyecekti Şehzade, her zamanki aşırı nazik üslubuyla: ‘Burası yetmiş yıl önce benim yaverimle birlikte oturup matematik çalıştığımız odadır!’”
AŞKI HAYATI ANLATIYORUM
“Masumiyet müzesinin” bir aşk romanı olduğunu sık sık hatırlatan Pamuk, aşk konusunda şunlar söyledi: “Aşkın gücünü başta fark etmemek, Rus edebiyatının kalbinde yatan Puşkin’in şiir romanı ‘Yevgeni Onegin’in aynı adlı baş erkek kahramanı için de kahredici bir sorundur. Balolardan, zengin evlerinden, sosyete eğlencelerinden bıkmış olan kahramanımız, aşk kapısını çaldığı zaman önce aldırış etmeyecek, hatta kendisine aşık olan Tatyana’yı küçümseyecektir. Ama sonra…
Fakat ben Puşkin’in baştan aşağı edebi göndermelerle dolu bu roman şiirinden aşk yüzünden değil, Nabokov bütün bu göndermeleri mısra mısra açıklayan notlandırılmış bir çevirisini hazırladığı için söz edecektim. ‘Solgun Ateş’in arkasında, elbette Nabokov’un Puşkin çevirisine ayrıntılı, yorumlu notlar yazmaya yıllarını vermiş olması yatar. Ben bu notların kalın cildini gelişigüzel bir yerinden açıp okumayı, şiirin kendisini okumaktan daha çok severim.
‘Orhan Bey, bırakın bunları, siz de kitabınızın kahramanı gibi aşık olup sevdiğinizin eşyalarını biriktirdiniz mi?’ diyen okurlara, kitabımın hayattan ne kadar çok beslendiğini göstermek istiyorum. Teyzemlerin bir ‘56 Chevrolet’si vardı, şoförünün adı da Çetin’di; Harbiye’de, askeriyenin girişindeki Atatürk heykelinin tam karşısında, yani tam Satsat’ın olduğu yerde, babamın Aygaz’ın genel müdürlüğünü yaptığı yıllarda yazıhanesi vardı. Yılbaşı akşamları babaannem, bütün çocuklarını, gelin ve damatlarını Pamuk Apartmanı’nda vereceği yemekte toplayıp biz torunları için tombala oynatır, kazananların hediyelerini de aylar önce seçer, hazırlardı.
1950-70 arasında İstanbul’da pek çok evde ve dükkânda bir kanarya kafesi ya da akvaryum vardı, ama televizyon yayınının başlaması ve yaygınlaşmasıyla bunlar ortadan kalkmış, dahası bu hayvanlarla ilişkimizin gözlerimizi oyalama isteğinden daha derin olmadığını bize bu yeni durum öğretmişti; 1983 yılında, evlendiğim ve biraz paraya ihtiyaç duyduğum günlerde, ilk romanım ‘Cevdet Bey ve Oğulları’nı beğenen bir film yönetmenimizin teşvikiyle bir senaryo yazmaya başladım, ama film çekilemeden yarıda kaldı; bu dönemde rejisör arkadaşım beni Beyoğlu’ndaki sinemacı barlarına götürür, artist kızların gürültüsünde işittiğim dedikoduların gücünden ve içtiğim iki bardak biradan hemen sarhoş olduğumu görünce bana güler, sevgiyle alay ederdi.
Sokakların ve insanların bu zamandışı havasını hiç kaybetmeyeceğini düşünürdüm bazen. O sokaklarda gördüğüm şeyler, mesela fırıncı vitrinindeki taze ekmek ve simitler, eczanenin vitrininde gördüğüm insanın iç organlarını gösteren yıllanmış bir ağrı kesici posteri ya da turşucu dükkânının vitrinine özenle dizilmiş iri kavanozlar içerisinde gördüğüm çeşit çeşit turşunun renkleri, bende yoğun bir görme, seyretme zevki uyandırır. Bu görüntülere sahip olmak, onları bir çerçeve içerisine koyup seyretmek, onları hiç kaybetmeyeceğimden emin olmak isterdim.”
ROMAN YAZMAK İNSANI DEĞİŞTİRİYOR
Temel konuşma metninden sonra sorulara verdiği cevaplarda yazarların zamanla romanlarındaki kahramanlarına benzediğini belirten Pamuk sözlerini şöyle sürdürdü: “Roman yazmak insanı değiştiriyor. İnsan karakteri ve insan ruhu hakkında Freud’un düşüncelerine çok inanmıyorum. Nabokov da Freud’la alay eder o da onaylamaz, onunla aynı fikirdeyim. Benim 35 yıllık romancılıktan sonra vardığım bu konudaki fikir şöyledir: Roman yazmak romancı için kendisine benzemeyen ya da biraz benzeyen, kendisi olmayan bir kişiyi yoğunlaşarak gayret ederek, emek vererek kendisini onun yerine koyma çabasıdır. Bu bakımdan insan 35 yıllık romancılık yapmış ve yazmışsa 35 yıl boyunca da kendisini hep başkasının yerine koymuştur. Dünyayı hep bir başkasının gözünden bakmaya çalışmış demektir. Romancının siyasi olduğu nokta burasıdır, kendisine benzemeyen insanların yerine kendisini koymasıdır.
Ama asıl burada önemli olan şefkattir. Size benzemeyen insanlara önyargıyla bir şefkat beslemektir. Bütün insanlara önyargıyla bir şefkat beslemek romancı olmanın ön koşuludur. İnsanlar size önyargıyla beslediğiniz şefkate uygun davranmayabilir ama eğer romancıysanız sizin işiniz onları anlamaktır. Nabokov’un ben yokum sözü için söylüyorum 35 yıl roman yaza yaza başkasını anlaya anlaya başka bir insan oldum. Kendini eğitir terbiye olur, daha hoş görülü, daha anlayışlı daha başka türlü bir insan olur. Kısaca roman yaza yaza yazdığım romanların kahramanlarına benzediğimi hissederim.”
GELENEKSELLİĞİ AŞMAK GÜÇTÜR
Kendisinin modernist bir yazar olduğuna dair bir soruya ünlü yazar şöyle cevap verdi: “Modernist demek doğrumu yanlış mı? Önemli değil, benim Türk romanlarımdaki kahramanlarım Ahmet Hamdi Tampınar ile Oğuz Atay’dır. İkisi hakkında da biraz yazdım.”
Modernlik ve geleneksellik üzerine gelen sorulara Pamuk yaşamın realitelerini hatırlatarak kendini yüksekten değerlendiren sınıf ve katmanların bile gelenekselliği aşmadaki güçlüklerine dikkat çekti: “Romanımda İslami geleneklerine bağlı ama bir yandan da modernleşmek isteyen bir toplumdaki kadınların cinsel baskıyla ezilmesi, kendilerini ifade edememesiyle ilgilidir. Tabiî ki bu konular en sonunda en dramatik şekilde odaklandığım konu bekâret konusudur. Benim bu konudaki fikirlerim önemli değildir. Ama fikirlerimi tahmin edebilirsiniz, ben bir romancıyım bu tabulara inanan insanları anlamak isterim. Ama bu hak vermek değildir. Anlamak ile hak vermek ayrı şeylerdir.
Bir insanın geleneklere karşı çıkması geleneğin tarihin ret etmesi ile onun bunu hayatında uygulamasının arasında çok fark vardır. Romanımda da alaycılıkla yüksek sosyete dediği zengin burjuvalar bu konuya, ‘Biz Avrupalıyız, modernleştik bu konuya çok eski antropolojik bir tabu gibi’ baktıklarını söylerler ama aslında hayatlarında bu konuda özgürce davranamazlar…
Geleneğin şairi olmak hoşuma gider ama geleneği ret etmek kolay değildir. Romanda anlattığım gibi herkes bir eşya aldı geleneği ret ettiğini düşünüyor. Oysaki yeni eşyayı geleneğe uydurur. Ama daha çok sevinmek için geleneği ret ettiğine inanır.”