17/03/2009
Orhan Pamuk’a bugün, Flaubert’in kenti Rouen üniversitesinde onursal doktora nişanı veriliyor. Pamuk, ‘Monsieur Flaubert benim!’ başlıklı konuşmasında gençliğinde Flaubert’den nasıl etkilendiğini anlatacak
MEHMET BASUTÇU
ROUEN - Orhan Pamuk bu akşam, Rouen Üniversitesi’nde onursal doktora ünvanı almadan önce, birçok ünlü yazarı etkileyen Rouen’lı Gustave Flaubert (1821-1880) ile arasındaki özel ilişkiyi anlatan, Flaubert’in tanımladığı ‘modernist edebi ahlâkın’ kendi yazar kimliğini, yaşam felsefesini ve duruşunu belirlemedeki önemini vurgulayan bir konuşma yapacak.
Fransız yazarın en önemli romanlarından biri olan ‘Madame Bovary’nin (1857) yarattığı polemiklere, ‘ Madame Bovary, benim!’ (Madame Bovary, c’est moi!) cevabını veren Flaubert’in, edebiyat tarihine geçen bu sözüne göndermede bulunan Orhan Pamuk, ‘Monsieur Flaubert benim!’ başlığını taşıyan konuşmasına, Flaubert’in Istanbul’da kaldığı birkaç ay boyunca yazdığı mektuplardan yola çıkarak başlayacak:
(...)“İstanbul’dayken Flaubert, annesinin bir mektubundan, bir arkadaşının evlendiğini ve annesinin sıranın ne zaman oğluna geleceğini merak ettiğini öğrenince ona bir cevap yazdı. 15 Aralık 1850 tarihli, “Constantinople”dan yazılmış bu mektubu, yazar olmayı düşlediğim gençlik yıllarında sık sık açıp okur, Türkiye’de, İstanbul’da yazar olarak ayakta kalmanın, yola devam etmenin zorluklarına karşı bu çok özel metinden kuvvet almaya çalışırdım.
(...) İstanbul’da ilk romanımı bitirip yayımlatmaya çalıştığım, annemle yalnız oturduğum 1970’lerin sonunda; Flaubert’in 1850’de bu sözleri yazdığı, günlerce kaldığı Justiniano Oteli’nin Galata’da nerede olduğunu bulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Tıpkı onun kendisine örnek aldığı “büyük adamları” gibi, ben de Flaubert’i kendime örnek almaya çalışıyordum. Flaubert’in ünlü mektubunda neredeyse içgüdüsel bir rahatlıkla dile getirdiği modernist edebi ahlakın bir ilkesi sıradan burjuva hayatından ve başarıdan uzak durmak ise, diğer ilkesi de bunu başarıyla ve içtenlikle yapan keşiş tabiatlı büyük yazarlara hayranlık duymak, onlarla özdeşleşmektir.”
Konuşmasının büyük bir bölümünü Gustave Flaubert’in edebi kimliğine ve dünya edebiyatının Flaubert’den etkilenen büyük yazarlarına ve bu etkilenme sürecinin değişik boyutlarına ayıracak olan Orhan Pamuk, hazırladığı metnin başlığını şöyle açıklıyor : “...Az önce sözünü ettiğimiz alaycı, aşağılayıcı Flaubert, bu şefkatli Flaubert’den hiç de uzak değildir ama. Bu iki Flaubert’in, aynı kalbin iki değişik görüntüsü olduğunu hayal etmek de, onu seven okur için hiç zor değil. Bir yandan insanlığa sınırsız bir öfke ve kızgınlık duyan, diğer yandan da aynı insanlara derin bir şefkat besleyip onları herkesten iyi anlayan bu yazarla, pek çok yazar gibi, ben de hep özdeşleşmek istedim. Onu her okuyuşumda, “Monsieur Flaubert, c’est moi!” demek geldi içimden...“
Rouen Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Cafer Özkul hem çok mutlu hem de onursal doktora belgesini Orhan Pamuk’a kendisi sunacağı için alabildiğine heyecanlı. Özkul’dan bu girişimin nasıl somutlaştığını, Rouen Üniversitesinin daha önce kimleri ağırladığını öğrenmek istiyorum :
“Daha Rouen Üniversitesi rektörlüğüne adaylık aşamasında, üniversitenin bölgesinde kultürel, sanatsal ve entellektüel hayatın odak noktası olacağı söylemiyle yola çıkmıştım. Fransa ve mümkün olduğunca dünya çapında ünlü gazetecilere, eleştirmenlere, yazarlara ve bilim adamlarına konferanslar verdirmeyi programladık. Pierre Rosanvallon, Marcel Gauche, Howard Becker gibi isimleri davet ettik. Son olarak öğrenimini üniversitemizde yapmış olan 2008 Goncourt ödüllü Atiq Rahimi’yi misafir ettik. Önemli isimlerle konferanslar düzenlemeyi düşünen bir rektörün aklına ilk gelen isimlerden biri doğal olarak 2006 sonunda Nobel ödülü almış Orhan Pamuk oldu. Benim de Türk olmam, Orhan Pamuk’u tanıyan Hamit Bozarslan (Paris EHESS’den) aracılığıyla onunla ilişki kurmamı kolaylaştırdı. Kendisiyle 10 ay’a yakın süredir yazıştık, telefonlaştık. Belki de bu sonuçta en büyük pay, Rouen şehrinin “empresyonist ressamlar” diyarı Normandiya bölgesinde, Gustave Flaubert’in doğup büyüdüğü şehir olmasından kaynaklanıyor. Orhan Pamuk’un İstanbul adlı yapıtını okuyanlar, bu iki noktanın önemini kolayca anlayacaklardır. 22 yaşına kadar ressam olan Orhan Pamuk’un empresyonistlere yakınlığı biliniyor. Ayrıca, Nobel ödüllü yazarımız, Doğu gezisi yapmış Batılılardan, özellikle de Flaubert’den esinlendiğini hatta Flaubert’e hayran olduğunu gizlemiyor.”